sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2008 Pazar

Lucky Number Slevin (2006): MÜKEMMEL!

Senaryo mükemmel, oyunculuk mükemmel, görüntü yönetmenliği başarılı, süpriz faktörü çok etkili, heyecan var, kafanızda bir sonraki olay ne olacak sorusu daimi yani sonuç olarak keyif almanız garanti olan mükemmel bir film var karşınızda. Hemen gidin ve filmi izleyin!
Uzun uzun yazmıyorum artık çünkü filmle ilgili hiçbir şeyi açığa çıkarmamak lazım :)

1 Ocak 2008 Salı

5 konu 5 öneri (2008, Hafta-1)

Yemek:
Kondisyonunuza dikkat ediyorsanız tavuğun ne kadar önemli bir besin maddesi olduğunu biliyorsunuz. Tavuk göğsü bol protein, az yağ içerdiği için akşam yemeklerimin vazgeçilmez unsurudur. Ama her akşam eve zaten 8'de varınca tavuk haşlamak ve yemek 9'u bulabilmekte. Buna karşı yeni bir reçete ile karşınızdayım:)
Zamanı az olan insanın tavuk tarifi: Tavuk göğüslerini alın (ilk denememde 1 paket, yaklaşık yarım kilo) ve ister küçük parçalara bölün, isterseniz de bütün olarak kullanın ki bütün olunca rosto gibi olmakta, tavsiyem bu şekilde yapmanız;) Bir kaba zeytinyağı, kimyon, kırmız biber, karabiber, tuz ve kekiği koyun ve karıştırın. Baharat seven biriyim, siz damak zevkinize göre baharat miktarını falan ayarlayın. Tavukları bu karışıma batırarak her tarafına uygulayın ve daha önceden 260 derecede ısıttığınız fırına tepsiye dizerek koyun ve tavukları çevirerek her tarafın eşit ısı almasına özen gösterin. Burası için tarif her iki taraf için de 5er dakika diyordu ama benim etler kalın olduğu için ben baya uzun pişirme süresi uyguladım, deneyimle doğru zamana ulaşırsınız;) Daha iyi kızarmaları için karışıma yumurta sarısı da ekleyebilirsiniz ya da pişmenin sonlarına doğru domates sosu veya barbekü sosu da ekleyebilirsiniz. Afiyet olsun ;)

not: öğünlere bölüp alüminyum folyolara sararak buzdolabında saklayabilirsiniz, eve geldiğinizde buzdolabından çıkarın ısıtıp afiyetle yiyin :)

Sinema:
Cassandra's Dream. Woody Allen'ın son dönem tarzında çektiği son filmi. Senaryosu sıradan diyenler var ama ben beğendim. Oyuncu kadrosu çok sağlam ve inandırıcı bir performans ortaya koymuşllar. Match Point'i beğendiyseniz bunu da beğenirsiniz. İzlemediyseniz onu da izleyin bu arada. Çok mükemel olmasa da hoş olan I am Legend izleyebilirsiniz ama yok ben korkarım derseniz sıradan olan ama gene de beğendiğim Nanny Diaries'i deneyebilirsin

Evde sinema keyfi:
Bu konudaki tavsiyem ağır olacak ama baya hoşuma giden 1957 İsveç yapımı Det Sjunde inseglet, tanrı var mıdır, ölüm nasıldır, dinin insan doğasına uyumu gibi sizi düşündürecek konulara parmak basan bir nevi felsefi izletisi. Hareket peşinde değilseniz, ağır ve düşündürücü filmleri severim diyorsanız mutlaka izleyin! IMDB'de #75 sırada bulunmakta. Çerez niyetine ise Wild Hogs 2 ve Next'i izleyebilirsiniz ama çok şey beklemeyin.

Spor:
Barfikste bacakları kırmadan düz biçimde kalçanızı hareket ekseni olarak kullanarak ayaklarınızı demir hizasına kadar kaldırma hareketini 10X3 yapmak ve zamanla sayıyı arttırmak karın kaslarınız için çok yararlı bir hareket. Büyük sporcuların bu hareketi kulandığını belirteyim ki bunu yapınca mekik çekmek zorunda kalmayacaksınız. Kilo vermek için hala koşmayı öneriyorum, içinde koşma içeren herhangi bir spor da olabilir.

Elektronik:
Eğer dizüstü bilgisayar kullanıcısı iseniz RAM'inizi 2GB'a çıkarttıktan sonra 7200rpm lik bir sabit disk sürücü kullanmanız performasını ciddi biçimde arttıracaktır. RAM ucuz, sabit disk ise masraflı bir yükseltme seçeneği.

28 Ekim 2007 Pazar

Mr.Brooks (2007)

Çok sıradan görünüşlü, gayet iyi durumda olan insanlarların da çok beklenmedik sırlara sahip olabileceklerini anlatan başarılı bir seri katil filmi. Çok ahım şahım değil ama izleyiciyi ekrana bağlamayı çok güzel başarabiliyor. Bu film aslında çok yazabilecek kadar malzeme barındırıyor ama bugün pek de yazasım yok, o yüzden kısa tutacağım.

İnsan Dünya üzerinde yaşayan en enteresan ve karmaşık canlı olduğunu çeşitli yöntemlerle sık sık gözler önüne sürüyor. Bu filmde öldürme dürtüsü ve bunun bağımlılık haline gelmesi ve acaba ailden mi geliyor yani genetik bir olay mı olduğunu izliyor ve düşünüyoruz. Çift kişiliğin etkisi altında olan Bay Brooks (Kevin Costner) 2 yıl ara verdiği dürtüsüne sonunda karşı koyamaz ve alışkanlığına geri döner; bunda diğer kişiliğinin yoğun baskısı da etkilidir. Bay Brooks oldukça uzun süredir bu hobiye sahip olduğu için işinde çok iyidir, her adımını çok dikkatli atar ve geride iz bırakmaz. Bir hatası ona pahalı malolacakmış gibi görünür ama zekasıyla izleyiciyi şaşırtmayı başarır. Filmin son kısmında çok şok edici bir sahne var ama... bu kısım sansürlü ki izleyecekseniz zevkinizi kaçırmayayım :)

İnsan nedir, normal nedir, dürtülerimizin ne kadarını dinlemeliyiz, her insanın sakladığı birşeyler mutlaka var mıdır, gibi sürüyle soru sormamızı sağlayabilecek bir gerilim filmi. Ben izlerken zevk aldım, tavsiye ederim ;)

Benim notum: 7.5 /10 (DVDrip/HLS/ed2k)

American Gangster (2007)


Ridley Scott yapmis gene yapacagini. PUKKA sagolsun 2 Kasimda ABD'de vizyona girecek filmi izleme sansina eristim ki Turkiye'de Ocak'ta vizyona girecek. Filme geri donersek sifirdan uyusturucu ticaretinde en tepe noktaya yukselen Frank (Denzel Washington) attigi her adimi tartarak atmaktadir ta ki adamlarina ogrettigi temel kurali yani satafatkş giyinip goze batmamayi esinin aldigi kurkle bozana kadar. Bir anda hem kotu polislerin hem de narkotikte ozel gorevli asiri durust dedektif Ritchie'nin (Russell Crowe) dikkatini cekecektr. Bundan sonrasi mafya, kotu polisler ve iyi polisler arasindaki bir oyuna donusecektir. Güzel bir senaryo, kaliteli oyuncular ve saglam bir yonetmenle kotu film yapmanin cok zor oldugunu gosteren sinemada beklemeye de degecek bir film ;
Benim notum: 9/10 (DVDScr/PUKKA/ed2k)

Masumiyet / Kader


Masumiyet (1997) (8.5/10)

Turk sinemasinin nitelikli eserlerinden biri olan Zeki Demirkubuz yonetimdenki bu film, gecen sene 'oncesi' olarak cekilen 'Kader'den daha sarsici ve yikici. Kader'deki dramin boyutu daha da artiyor ve film genel olarak Izmir'de geciyo ki tanidik mekanlar gormek de ayri bir tad. Oyunculuk da hep ust duzeyde.Filmde kullanılan argo dil arada doruk noktasına ulaşıyor ve karşılıklı 3 dakika kadar küfürleşme izliyorsunuz. Ben kulaklığa geçerek rahat rahat izledim filmi :) Film büyük ihtimalle çok düşük bir bütçeyle ve o zamanın sınırlı olanaklarıyla çekilmilş o yüzden görsel olarak bir Kader kalitesi beklemeyin. Filmin DVD'sinin kalitesi de çok iyi değil o yüzden UnSeeN iyi iş çıkarmış diyebiliriz.

Turk sinemasinin eli yuzu duzgun orneklerini seyretmek istiyorsaniz once 'Kader'i sonra da bu filmi izleyin ;)



(6/24/2007 tarihli eski blog yazımdan alınma)
Kader (2006) (9/10)
Bu ay içinde izlediğim Kader(2006) aşkın platonikliği üzerine iç burkucu, bu kadar da olmaz ki dedirten olaylarıyla izleyiciyi sarsarak rahatszı eden bir Zeki Demirkubuz yapımıydı. Eşini, çocuklarını, servetini, ve yer yer hayatını da geride bırakarak platonik biçimde aşık olduğu Uğur'un peşinde koşan Bekir, sürekli olay çıkardığı için şehir şehir Türkiye cezaevlerini dolaşan kabadayı/serseri Zagor peşinde şehir şehir dolaşan ve bu uğurda geçimini konsomatrislik yaparak sağlayan Uğur'un iç karartacı aşkl hikayesi. Bekir'inki karşılıksız bir aşktır ama Uğursuz yapamaz; Uğur'un peşi sıra şehir şehir dolaşır. Bu uğurda esrara başlamış, babasının halı dükkanın içini boşaltmıştır. İki tarafta bundan haberdir ve bununla yaşamaya çalışmaktadır. Uğur Bekir'i her kovduğunda Bekir ya geri dönmektedir ya da intihara teşebbüs etmektedir. Kader, sonunda iki taraf da yıpranmış ama peşinden koştukları aşkı elde edememiş bir şekilde ağlayarak sonlanır. Zeki Demirkubuz'un 1997 yapımı Masumiyet filminin hikayesindeki Uğur ve Bekir'in öncesidir bu yapım.

26 Ekim 2007 Cuma

Tropa de Elite [2005]

Bayadır izlediğim çerez filmlerin ardından merakla beklediğim bu yapım kesinlikle tatmin edici bir deneyim sundu ve kesinlikle izleyin sınıfına dahil oldu.

Brezilya'da bile gösterime girmeden önce altyazı işlemi için gittiği firmadan kopyası çalınan José Padilha yönetimindeki Tropa de Elite korsan şekilde 4 milyon Brezilyalı tarafından izlenerek bu alanda ilginç bir rekora imza atmış. Bu nedenle gişeden zarar ederek çıkarsa gerçekten üzülürüm çünkü Brezilya'daki çürümüş polis-mafya ilişkisini gerçek kişiler ve olaylardan beslenerek sarsıcı, gerçekçi ve sansürsüz bir şekilde sunarak izleyenini tatmin ediyor.

Fernando Meirelles'in yönettiği Cidade de Deus (Cİty Of God) ile konu olarak benzerlik içeriyormuş gibi görünse de mafyaya polis bakış açısından bakıyor ve bunu yaparken de Brezilyalı sivillerin polislere bakış açısını da bize yansıtarak iki kesimin de birbirlerine karşı olan duruşları konusunda da bizi bilgilendiriyor. Cidade de Deus'da varoşlardaki insanların gözünden Brezilya'da yaşam aktarılırken, Tropa de Elite'de kokuşmuş polis teşkilatının en üstten en altına kadar nasıl bir düzenbazlık içine girdiğini ve bu durumda dürüst kalmayı başarabilmiş, çetelerin tek korkulu rüyası olan özel polis birliğinin (BOPA) mensuplarını hazmetmesi pek de kolay olmayan yöntemlerle nasıl çetelere karşı mücadele verdikleri aktarılıyor. Konuşmaya razı olmayan insanların kafalarına poşet geçirilerek, uzun uğraşlar sonucu da olsa, nasıl konuştuğunu görünce insan bu yöntemlere onay mı vermeli yoksa suçlu olsalar da onlar da insan diyerek karşı mı çıkmalı ikileminde kalıyor. Filmde varoşlarda herkes potansiyel suçlu olarak görülüyor ve ona göre muamele görüyor ve çete elemanları BOPA tarafından genellikle sağ bırakılmıyor. Çetelerin elindeki ağır silahları görünce insan bu uygulamayı haksız görmüyor da değil çünkü bu silahlar pek çok kişinin hayatına maloluyor.

Filmi izlediğinizde aklınızda sorular kalıyor oluşuyor ki gerçekçi ve güzel bir senaryoya sahip filmlerin genel sonucu bu olsa gerek. Sonuç olarak başyapıt demek belki de çok abartı gelebilir ama gerçekçi içerikli bir sosyal yapıt ile karşı karşıyayız. Filmin ABD gösterim tarihi 28 Ocak 2008, Türkiye'ye gelmesini yakın zaman içinde beklemek ise pek gerçekçi olmayacaktır. R5 sunumu ortalıkta dolaşıyor, ilginenlere duyurulur.

Benim notum: 9/10 (R5/ed2k)

21 Ekim 2007 Pazar

Resident Evil: Extinction [2007]

Bu aralar bol bol aksiyon yuklu film izliyorum, cerez niyetine iyi gidiyor. Milla'cılar bu filmi bayadir bekliyorlardi, RE hayranlari da oyle. Film hakkinda cok farkli gorusler var ki Harun'un da dedigi gibi renkler ve zevkler meselesi isin icine girdigi icin ben kendi gorusumu dillendireyim.

Ilk RE, ilk olmasi ve vadettiklerini verebildigi icin gayet basarili bir uyarlamaydi. Ikinci film ilkine gore daha sonuktu ama gene de cok sikilmadan izleyebilmistik. Ikinin sonunda Alice'in cok guclendigini gormustuk ve film o sekilde bitmisti. Ucuncu filmimizde Alice'in insan ustu guclerini izliyoruz ki izlemesi keyif verici olmus bana gore, Dart Wader gibi 'force' kullanabiliyor ama yeniden sarj olmasi uzun suruyor:P Milla'nin yaninda Ali Larter de var ki Heroes'ta cok iyi is cikarmakta kendisi de. Film basindan sonuna kadar yogun tempoya sahip ve bence sinemada izlenebilecek bir yapim olmus. Dorduncu filme de matrix vari bir sonla yesil isik yakilmis.

Extinction'da neler gorecegiz: ciddi sayilarla kargalar, derisiz ve kanli itler, terfilenmis, cok hizli hareket edebilen ve zekilesmis zombiler ve son olarak ahtapot uzuvlu, cok hizli doku yenileyebilen film sonu 'boss'u.

Benim notum: 7/10 oluyor.

20 Ekim 2007 Cumartesi

Polis [2007]

Bu film kısa yazılmaktan fazlasına ihtiyaç duyan farklı bir yapım. dün gece yatağımdan UnSeen versiyonunu izledim. UnSeen kötü rip yapmaz o yüzden her zaman olduğu gibi gönül rahatlığı ile edindim, her zamanki gibi yüksek kaliteli bir sunum.

Film açılır açılmaz çok yapay bir bire karşı dört döğüş sahnesi ile karşılaşıyoruz ki esas adamımız olan Musa Rami (Haluk Bilginer) yaşına ve kütlesinin aksinin dördünü haklıyor. Dört adamımız da beyaz gömlek, siyah takım kuşanmış ama içi boş tipler; hele bir tanesi varki eleman havada perande atıyor falan, resmen gösteriş meraklısı ve kesinlikle kapoeracı :) Bu dörtlü dövüldükten sonra sıra beyaz limuzininden çıkan İzmitli'lerin küçük oğlunu öldüren Musa Rami'nin ub hamlesi pek olumlu sonuçlara gebe olmyor ve İzmitli'leri yakalama sevdasını çok pahalı bir şekilde filmin sonuna kadar ödüyor. Filmde ve tanıtımında ön plana çıkarılan karşılıksız aşkın bir ucunda Musa Rami varken diğer ucunda 23 yaşındaki üniversite öğrencisi Özge Namal'ı görüyoruz ki Musa Rami kendisine tezi konusunda danışmanlık yapıyor. İlk 30 dakka kadar Musa Rami gerçekçilik dışı bir şekilde kahraman olarak gösterilirken sonra durum çok dramtik biçimde değişiyor ki filmi ilginç yapan bu yapısı. İlk bölümünden hoşlanmasam da ilk bölüm sonrasında Musa Rami'den bekledikleriniz bir bir gerçekleşememesinden hoşlandım çünkü film beklenti yaratıp sonra da beklentilerinizin tersini yapıyor. Sonuç olarak bu filmi önerip önermemek konusunda kararsızım, takdir sizin...

Benim notum: 6.5/10
Türü: polisiye-macera soslu dram.

Film hakkında daha çok bilgi bundan sonraki kısımda var ama YOĞUN 'SPOILER' İÇERİR! Filmi izlemediyseniz okumamanız önerilir!
------------------------------------------------
Yukarıda da bahsettiğim gibi ilk açılış sahnesinden itibaren Musa Rami tam bir kahraman gibi tanıtılıyor, yaşadığı olaylar ballandıra ballandıra anlatılıyor. İlk sahnedeki küçük İzmitli'yi öldürmesi ailesi için bir faciaya neden oluyor. Bu hamlesinin sonucunda büyük İzmitli tarafından aile fertleri yani tüm sevdikleri tek tek katlediliyorlar ve ne yaparsa yapsın ki pek fazla birşey yapamıyor kendisi, buna engel olamıyor. Soğukkanlılığını yitirmeyen Musa Rami imkansız aşkı olan 23 yaşındaki Funda siz neler yaptınız diye sorunca, çok sakin bir şekilde, beyin kanseriyim, kızım öldürüldü şeklinde güncel gelişmeleri anlatabiliyor. Yönetmen ne düşündü bilmiyorum ama belki de bilinçli olarak absür olmak istiyordur, bir kara komedi denemesi içinde olduğu bile düşünülebilir. Musa Rami çevresinde olup bitenlerin ardından normal ile anormali ayırdedemez durumda davranmaktadır. Aile bireyleri öldükçe üzülmektedir ama gene de gayet normal bir şekilde yaşamaya devam edebilmektedir. Funda'ya olan sevgisi ile saplantıya dönüşüp gizlice onun evine girmeye kadar ilerlemiştir. Burada filmin iki ana ekseni var:
1- Funda ile olan sonuçsuz kalacağı belli olan ilişkisi
2- İzmitli'lerin öç alma amacıyla ailesine karşı giriştiği eylemeler.

İkinciden başlayalım. Küçük İzmitli'yi gayet kolay öldüren Musa Rami, abisi konusunda ise zorlanmaktadır çünkü adam koruma ordusu ile gezmektedir. Filmin girişinde Musa Rami pusu kurup yanlışlıkla o sanıp başka birisini vurur, hemen ardından İzmitli binadan çıkar ve etrafa gelişi güzel ateş ederek bol bol adam ve çocuk yaralarlar. Bu fırsatı değerlendiremeyn Musa Rami beline sardığı dinamitlerle adamın evine gittiğinde ise bir anda etrafı 30 kadar siyah giyinen adamla, hepsinin silahı kahramanımıza doğrultulmuş şekilde çevrilir. Bu sahne bir adama doğrultulan 30 silah nedeniyle baya absürd durmakta ve sonuç olarak sorgulanmak için evde karanlık bir odaya kapatılır ve içeri giren İzmitli tarafından aşağılandıktan sonra doğum gününde çekilmiş fotoğraf gösterilen fotoğraftan sadece seçtiği bir kişi dışında kalan herkesin öldürüleceği söylenir. Musa Rami istemeye istemeye de olsa en çok sevdiği İngiltere'deki küçük oğluna dokunmamasını söyler. Musa Rami tüm aileyi köye gönderir, hemen gitmeyip yolu uzatacak ve birkaç gün dolaşacaklardır. İngiltere'den Musa Rami'den habersiz gelen küçük oğul beklendiği gibi ilk ölen aile ferdi olacaktır ama sırasıyla kalanlar da İzmitli tarafından katledilecektir. Bu bölümde, ilk bölümde kahraman olarak gösterilen Musa Rami'nin İzmitliler karşısında nasıl da aciz kaldığını acı bir biçimde izleriz, film bundan sonra arada çıkan abartı sahneler dışında ayakları yere basmaktadır, daha insani ve gerçekçi ilerlemektedir çünkü Musa Rami sonuçta tek kişidir ve süper güçleri olmayan yaşlanmış bir insandır sadece. Filmin ilk yarım saat sonrasını ben beğendim, iyilerin kazanmadığı filmleri severim çünkü daha gerçekçi oluyorlar, oyakbank reklamlarını unutup, iyiler çoğu zaman kaybederler.

Aşk konusu. Aşık bireylerin yaş sınıfları arasındaki ciddi uçurum nedeniyle bu işin yürümeyeceği zaten bellidir. Musa Rami zengin değildir, külüstür bir Peugeout 504 sahibidir kendisi, yani hiç çekiciliği yoktur, zaten Funda'da evi ve arabası düşünülünce Bahçeşehir'de okuyan zengin aile kızı profili çizmektedir. Musa Rami elindeki danışmanlık kozunu kullanarak kızla dışarıda bile buluşmaktadır ama Funda'nın ilişkiye bakışı sadece kendinden oldukça büyük bu şahsa karşı saygıdır.

Musa Rami şansını zorlamaktadır ve mezuniyet balosunda Musa Rami'ye gelsin diyerek söylediği 'sensiz yarımım' mesajı içeren şarkıyı söylemesi ise hatadır. Bu arada Musa Rami içeri girmek için kapıdaki 2 korumayı pek gerçekçi olmayan bir şekilde pataklamıştır ama içeride gayet rahat biçimde de oturmuştur. İşte bu tarz sahneler filmi yıpratıyor, daha gerçekçi olsa belki de çok etkili bir yapım olacaktı ama insanı bir ara ciddi, bir ara absürd içerik vererek kafasının karışmasını neden olmuş yönetmen Onur Ünlü. Bu şarkı üstüne rahatlayan Musa Rami (bu arada kanser olduğunu ve 1 ay içinde öleceğini Funda'ya anlatmıştır) şarkı sonrası dansta Funda'ya evlenme teklif eder! Hatun şoku atlatınca kızar ve Musa Rami'yi ittirir adam yıkılır haliyle, sonra da ağzından kan gelerek gerçekten de yıkılır ve hastaneye kaldırılır.

Filmin son sahnesinde ise Musa Rami Funda'yı ilk kez dışarıda zaman geçirdikleri kafeye çağırır. Funda şık giyinmiştir, Rami de öyle. Oturur oturmaz Rami senden son kez birşey isteyebilirmiyim der, Funda çekinceli biçimde tamam der. Rami, seni seviyorum dermisin der, Funda kalkmaya hamel yapar, Rami oturtur çok zor birşey değil sadece söyle der. Funda'nın sesi çıkmayınca Rami, "seni seviyorum de, lan!" diye bağırı, ağlamay abaşlayan Funda zorlanarak "seni seviyorum" der ama Rami sinirlenerek "yalan söylüyosun!" diye bağırır. Funda ağlayara ve koşarak mekanı terk eder. Filmin en sevdiğim sahnelerinden biri çünkü çok gerçekçi ve de pek de beklemediğiniz bir sahnedir. Kadir İnanır'ın meşhur "Seviyorum de!","Seviyorum de!","Seviyorum!","Yalan söylüyorsun!" repliğine bir çeşit saygı duruşudur belki de ama etkilidir.

Bu sahnede üzerinde dinamitle oluşturulmuş bir bomba düzeneği ve onu örten tören kıyafetini giymiştir ve sanırız ki buradan sonra İzmitli'ye gidecek ve adamı havaya uçuracak, belki de yapmıştır ama biz bilmiyrouz çünkü Musa Rami masada tek başına oturken kamera uzaklaşır ve film biter! Evet ani bir bitiş ama bence yerinde bir bitiş, kahramanlık yaptıysa da biz bilmiyorum, bakış açımız son sahne ile değişmiyor ;)


Gelelim Özge Namal'a :) Seveni çok ama ben sesinden ötürü hoşlanamıyorum hatundan ama filmde ilk göründüğü sahnede gayet çekici görünüyor ve itiraf edeyim tatlı hatun. Halık Bilginer'in oyunculuğu için zayet olumsuz birşeyler söylemek kolay değil, oturaklı bir performans var yani. Komiser ve diğer tüm takım elbiseli kötü adamların oyunculukları ise fazla yapmacık geldi bana. Filmde bol bol çalan olur ya şarkısı ise çok güzel, isteyenlere veririm.

son söz: yazı ne kadar uzun olursa o kadar çok yazım hatası içerir :p

War [2007]

Dışarı çıkmayalı 1.5 ayı buldu, evde geçirdiğim bu zamanlarda sıkıldıkça film izliyorum. Son dönemde izlediğim filmlerin kısa bir özetini geçelim.
  • War [2007] (R5/PONY)
Jet Li vs Jason Statham diye özetlenebilecek polis, mafya dalaşının Amerikan versiyonu. Mafyayı temsilen Yakuzalar var, polis ise FBI uzak doğu masası olsa gerek bilemiyorum, çok da umurumda değil, nasıl olsa Jet Li aksiyonu için buradayız ve aradığımızı da buluyoruz. Kim iyi, kim kötü, iyi kötüye bu kadar rahat dönüşebilir mi gibi soruları kendimize sormamıza neden olan güzel bir aksiyon filmi. Afişi de gayet güzel. Jet Li takipçileri gönül rahatlığı ile izleyebilirler.
Benim notum: 7/10

Rise Blood Hunter [2007]

(DVDSCR/QuidaM)
Lucy Liu'yu bol bol çıplak gördüğümüz (vücut dublörü olabilir de olmayabilir de) film tipik bir vampir avcısı filmi, bol kan, bol ten. Vampir sayısı bir hayli az ama kan edinirken benim izlediğim filmlerin aksine baya kirli çalışıyorlar, bir nevi deriyi de parçalama durumu var ki gören insan yiyor bunlar sanır. Filmdeki en güçlü vampirin söylediği "önce becerip sonra mı öldürmeliyim, yoksa tam tersi mi" cümlesi ise sanırım doğru değil, daha çok erkek izleyiciler için seçilmiş bir yöntem çünkü sömürülen tüm insanlar nedense güzel vücutlu hatunlar, erkekler soyulmadan beslenme amacından kullanılıyorlar. Benim bildiğim vampirlerin seksle işi olmaz, zaten kan emerken yeteri kadar zevk alıyorlar. Uyuşturucu içicilerinin "beter than sex" demesi gibi durum yani :) Neyse film kendisini de vampir yapan grubtan öç almak isteyen kahramanımızın bu macerasını konu alıyor, ne mükemmel ne de çok dandik, ortalama bir yapım. Vampir filmlerinin takipçileri zevk alır, gerisi de izlemezse çok birşey kaybetmez.
Benim notum: 6/10

Georgia Rule [2007]

(DVDRip/HalfCd/TLF)
Lindsay Lohan'ın hatrına izlediğimiz film sıradan bir dram soslu gençlere yönelik film. Film mesajlar içeriyor ama pek gerçekçi olmayan bu mesjlar filmin içerisinde eriyip gidiyorlar. Sıkılmadan izledim ama fazla birşey beklemeyin. Konu: Ailesi tarafından biraz durulması için annannesinin yanına yollanan Rachel, California kültürünün etkisiyle yoldan çıkmış bir kayıp gençlik örneğidir. Yaz tatilini geçirmek için geldiği bu küçük kasaba çok büyük bir değişim geçirebileceğini ve insnların geçmişleri şekillendiren aile içi sırları kim tahmin edebilirdi ki? Biz de edememiştik ama bu karakterde birisinin dini bir tarikatın (Mormon Tarikatı) misyoneri olan birisiyle evleneceği inandırıcılıktan uzak. Vaktiniz varsa veya Lindsay Lohan severseniz izleyin. Bu arada bilmeyenlere silikonlu ünlülerden olduğunu belirteyim :)
Benim notum: 5.5/10

Ekleme: Çok beklentinizin olmadığı filmler için HalfCD sürümleri mükemmel, adından da anlaşılabileceği gibi yarım CD yani 375MB yer kaplayan bu sürümlerin görüntü kalitesi gayet tahmin edici. Yüksek standartlara alışmanın insanı kolay kolay tahmin olmayan bir bireye dönüşmesine neden olduğu günümüzde benim çok hoşuma gitti, ekran görüntülerini görmeniz koşuluyla tavsiye ederim, TLF bu konuda başarılı işler çıkarıyor.

Dao huo xian / Flash Point [2007]

(DVDScr/ZY)
Bir Hong Kong yapmından beklendiği gibi bol tempolu ve dövüş sahneleri ile bezenmiş polislerle vietnamlı bir mafya ailesinin çekişmesi ve kapışmasını anlatıyor. Başrolde bir dedektifi canlandıran Donnie Yen var. Bu tarz filmlerin takipçilerinin yabancı olmadığı Donnie Yen işini çok iyi kotarıyor, kareografileri çok başarılı olan dvüş sahneleri sırıtmıyor, gerçekçi duruyor. Özellikle Donnie Yen'in baş kötü ile kapıştığı filmin sonundaki uzunca dövüş sahnesi çok başarılı. Adamın tipi biraz garip geliyor ama işine bir etkisi yok, Jet Li tadını alabildiğimiz, ileride muhtemelen holivuda transfer olacaklar listesinin üst sıralarında yer alan Donnie Yen filmlerine denk gelirseniz kaçırmayın. İzleyip beğendiğimiz üç Donnie Yen filmi ki son ikiyi izlediniz biliyorsunuz: Sha po lang, Ying xiong, Blade II
Bol aksiyon ve dövüş sahnesi içeren uzak doğu yapımı isteyenlere tavsiye edilir.
Benim notum: 7.5 /10

3:10 To Yuma [2007]

(R5/PUKKA)
Bir yeniden çevrim karşımızda ama sanmayın ki genel yeniden çekimlerde olduğu gibi kalitesiz bir film. Uzun zamandır izlediğim en iyi western filmi. Zaten eskisi kadar çok western filmi çekilmiyor ama bu film ile muhtemelen western türündeki yapımlarında bir artış olacaktır. Film Sergio Leone filmlerinden aldığım tadı bana yeniden verdi; tamam, bir başyapıt ile karşı karşıya değiliz ama bence hiçbir eksiği olmayan, baştan sonra izleciyi heyecanla şimdi ne olacak diye ekrana baktırabilen, Russel Crow ve Christian Bale gibi iki usta oyuncunun çok iyi performans sergilediği, kötüler de ne kadar kötü olurlarsa olsunlar içlerinde insani duygular barındırabilir diyen çok başarılı bir yapım. Bu aralar çoğu filmde olduğu gibi IMDB notu sekizin üstünde ama bence kalitesi uygun bir puan. İzleyin ve izletin, kasımda sinemalarımızda olacak. Bu arada öyküden bahsetmedim ki izleyerek zevkini çıkarın ama filmin isminin nereden geldiğini anlatayım. Yuma Hapishanesi'ne giden 3:10 treni kastediliyor ;)
Benim notum: 9/10

14 Ekim 2007 Pazar

R5 sunum bolluğu

Uzun zamandır Bluray ve HD.DVD ripleri ile ilgilindiğimden ve DVD Rip'in altında kaliteye sahip sunumlara bakmadığımdan DVD.Screener tarafını gözden kaçırıyormuşuz. R5 DVD'ler tek taraflı yani 4.5GB'lık DVD'ler demek, çift katmanlılar R9 oluyorlar. R5'ler Rusya gibi korsanın çok yoğun olduğu ülkelerde diğer ülkelerden daha önce piyasaya sürülmüş, az işlenmiş, ekstra içermeyen saf film DVD'leri diyorlar ki kar kardır diyeceklerine göre mantıklı. Peki R5'in bize ne yararı var? Diğer ülkelerde DVD'ler çıkmadan R5'ler piyasada oluyor ve DVD.Screener olarak sunumlar da aşırı kaliteli olmasalarda bize sunulmuş oluyorlar.

R5'ler vizyon filmlerini içerdiği için hem ed2k hem de torrent ağında çok hızlı edinilebiliyorlar çünkü paylaşanı yani talebi fazla. Bu yolla kimileri henüz Türkiye'de gösterime girmemiş, kimileri ise son 1 ay içinde vizyona girmiş baya bir film indirdim. Hepsinin ortak noktası 2 kanal ses ve çok ahım şahım olmayan ama kötü de olmayan video kalitesi. Neler var ortalıkla şöyle bir bakmak gerekirse:
  • 3.10.To.Yuma.R5.LINE.XViD-PUKKA.avi
  • Flash.Point.2007.SUBBED.DVDScr.XviD-ZY.avi
  • Georgia.Rule.2007.DVDRip.X264.AAC.HalfCd.iNT-TLF.mkv
  • Rise.Blood.Hunter.(2007).LiMiTED.DVDSCR.XViD-QuidaM.avi
  • War.2007.R5.XviD.AC3-PONY.avi
  • The.Simpsons.Movie.2007.DVDSCR.XviD.AC3-BKL.avi
- Georgia Rule, çok ahım şahım olmayan tüketim filmi havasında
- Flash Point Hong Kong stili vurdulu kırdılı bir film
- War bunun Amerikan versiyonu denilebilir ki kadrosunda Jet lee ve Jason Statham'ı barındırıyor
- Rise Blood Hunter, Lucy Lu'lu vampir filmi
- Simpsons sevmem ama gene de edindim :)
- 3.10 To Yuma buradaki en kişilikli ve kaliteli yapım, uygun fırsatta izlenecel

Artık arşiv olayı biraz saçma geliyor. Bir filmi edinirsiniz ve eğer çok çok sevmezseniz tekrar seyretmezsiniz ancak eşe dosta yararı olur ya da hatunlara geniş film koleksiyonunuzdan bahsederken konu malzemesi olur :) Elimdeki film sayısı 1000 küsür oldu, liste falan da yok, verdiğim bir DVD geri gelmezse ruhum bile duymayacak yani. Tekrar liste yapsam mı diye düşünüyorum ama düzenli olarak yeni formatların çıktığı günümüzde DVD, divx arşivi yapmak çok da mantıklı gelmiyor. Düşünsenize zamanında VHS koleksiyonu olanların kaçı hala bunları bulunduruyorlardır ki? 320X240 lık VCD'nin hemencecik gözden düştüğü günümüzde (hala izleyenleri var ama şahsen ben başka formatta bulunamayacak bir film değilse bulaşmam!) High Def çılgınlığı ile 5 seneye DVD'lerin de kaderi bu olacak. Ben olabildiğince çok film izlenmeli, arşiv yapmaya kasmamalı diyerek yazıyı sonlandırayım ;)

13 Ekim 2007 Cumartesi

Bourne Ultimatum (2007) [3/3]

Uzun yazı okumaktan hoşlanmayanlar için özet: Mükemmel bir aksiyon filmi, serinin en iyisi, mutlaka görün! Ama, ben olsam öncelikle ikinci filmi yani supremecy'yi izlerdim çünkü doğrudan o filmle bağlantılı karakterler var. İlk iki filmi izlememiş olanalara yardımcı olmak için özet bilgi geçiyorlar ama 'özet', ben en azından ikincinin izlenmesi konusunda ısrarlıyım.


Ve üçlemeyi tamamladık :) Filme geçmeden önce teknik bilgileri vereyim. 700Mb'lık Pony sürümününden izledim, görüntüler çok iyi, ses stereo AC3, sonuç olarak bu boyut için mükemmel bir kalite yakalamışlar diyebilirim. Hem torrent hem de ed2k ayağında kolayca sahp olabilirsiniz, ben üyelik gerektiren bir tarcker'dan torrent kullanarak 3 saat gibi bir sürede edindim, hız 90-100k arasında değişiyordu, 1 oranını tutturmak için hala da upload ediyorum. Filmin bütçesi ilk iki filmin bütçesi kadar yani, $138,000,000; hasılatı ise sadece ABD'de $222,788,180. Bizde dün vizyona girdi ve muhtemeln bu haftanın en başarılı gişe hasılatına da sahip olur. Baya kar etmiş bir film için korsana hayır çığırtkanlığı yapmaya gerek, DVD satışlarından bunu daha da arttıracakları kesin yani bu film için gönül rahatlığıyla peer-to-peer edinimi yapın ;)

Film, ikinci filmde aksiyon kısmının bittiği yerden yani Moskova'dan devam ediyor. İlk filmin kapanış sahnesi olan New York sahnesi ise filmin ortasında görünüyor, o yüzden ikinci filmi izleyin diyorum. Julia Stiles bu filmde de karşımıza çıkıyor, kendsisi eskisi kadar güzel gözükmediyse de bu seride, hala tatlı bir hatun ve Ultimatum'da Bourne'un kankası ve güvendiği tek kişi konumunda. Filmin başında ikinci filmin sonuçlarına bakıyor ve Bourne'un hala tehdit olduğu ve ortadan kaldırılması gerektiğinden yola çıkarak adamımızın peşini bırakmıyorlar. Tek başına kalmış olan Bourne'un tek amacı da hala tam net bilmediği geçmişini tamamen aydınlığa çıkarmak yani 'Identitiy' olayını çözüme bağlamak. 'Supremacy' konusu ise hala Bourn'un elinde, geriye kalan herkes Bourne'un bir adım gerisinden geliyorlar. Film çok taze olduğu için detaya girmiyorum, herşey 'spoiler' konumuna girer muhtemelen.

Ultimatum, üç film içinde en çok aksiyona sahip ve bence en başarılı film. Tek 'hadi canım' dedirten sahnesi vardı ama onu da deşifre edemiyorum çünkü önemli bir sahneydi. Neyse sonuç olarak imdb'de aldığı puanı hakettiğini ve aksiyon filmi sınıfında bu sene daha iyi bir film izlemediğimi düşünüyorum. Sinemada gidilmeyi hakeden bir film, en azından 5.1 ses dublajına sahip sunumları çıkana kadar ;)

Ultimatum'da adındaki gözdağı verme olayı mevcut ve ilk iki filmin isimleri olan Identitiy ve Supremecy geçerliliğini koruyor. Bourne siz benim peşimi bırakmazsanız ben de sizin peşinizi bırakmam der gibi. Ek olarak üç film de Moby'nin çok sevdiğim Extreme Ways şarkısı ile bitiyor ve filmi daha çok sevmeme katkıda bulunuyor.

Sunum bilgilendirme:
DVDScr: The.Bourne.Ultimatum.2007.R5.XviD.AC3-PONY.avi
2 kanal AC3 96kbps, 720X304, xvid, 774kbps,

Benim notum: 9/10
Body count: henüz bilgi yok, güncellenecek...

Bourne Supremacy (2004) [2/3]

İkinci filmi dün bitirmeyi planlıyordum ama İstanbul'dan misafirim gelince filmin başlarında acilen dışarı çıkmam gerekti. Kaldığım yerden devam ettim ben de. Bu sefer DVD'den izledim ama görüntüdeki kumlanmadan sanki divx'lerim daha kaliteli oluyor gibi geldi, renk doygunluğu konusunda bir sorun yok ama, hem de ses olarak 5.1'in tadı ayrı oluyor.

Supremacy kelimesi tahmin edileceği üzere super'den geliyor ve üstünlük anlamına sahip. Identitiy'de kimlik arayışında olan Jason Bourne, Supremacy'de peşine düşen birinlere karşı üstünlüğünü ortaya koyuyor. Araştırma ekibinin başındaki Pam bir bölümde, 'Adamın herşeyini biliyrouz, onun bir adım önünde olmamız lazım' dese de aslında üsütünlük açık ara Jason Bourne'da. İlk filmde de dediğim gibi adamımız modern bir James Bond ama süslü süslü teknolojik oyuncak kullanmıyor, daha çok Casino Royale'deki gibi ayağı yere basan bir karakter.

İlk filme göre en büyük farkı çok daha aksiyon yüklü olması ki bunda Paul Greengrass yönetiminde bütçenin 15 milyon dolar arttırılıp 75 milyon dolara çıkmasın katkısı yadısınamaz. 176 milyon dolarlık ABD hasılatı ise yapımcıların fazlasıyla kar ettiğini gösteriyor. Adamlara hala paraya doymyorlar demek ki korsana savaş diye bağırıp duruyorlar. Müzik konusunda daha anlayışlıyım ama sinemada film endüstrüsünün korsana karşı bastırmalarına karşıyım, kardeşim zaten parayı götürüyorsunuz. Neyse, filme dönersek, araba takip sahnelerinde artıl var ve filmin sonundaki Moskova'daki sahne çok başarılı, bu sefer Bourne Volga 3110 kullanıyor ve heyecan dozajı yüklü sahne ilk filmdeki Mini'li sahneyi aratmıyor.

Film Hindistan'da açılıyor ve buradaki tatsız gelişme tüm filme yön vererek, olaylar İtalya (Naples), Almanya (Berlin) ve Rusya'ya (Moskova) yayılyor. Bir kumpas sonucu işlemediği suç için aranan konumunda kalan Jason Bourne, 2 yıl aradan sonra tekrar yollara düşüyor ve neden hala peşinde olduklarını aramaya koyuluyor. Çok ince işçilik (arada hadi canım, dedirtse de:) ve güzel bir senaryoya sahibiz. Bourne'ın bundan hayatta kalarak sıyrılacağını biliyoruz ama bu yolda nelerden geçeceğini bilmiyoruz. Film de insanı meraklandırma konusunda baya başarılı. 2005'de izlediğim filmi tekrar sıkılmadan, heyecanla izledim (pek hatırlamadığımı itiraf edeyim:).

Sonuç olarak ilk filmin de üzerinde bir filme sahibiz. Üçüncü film bu filmi aşmış olsa gerek IMDB notlarına bakınca ki birazdan göreceğiz :) Macera filmi sevenlere şidddetle tavsiye ederim.
Benim notum: 8.5/10
Body count: 9

12 Ekim 2007 Cuma

Bourne Identity (2002) [1/3]

Evet üçlemenin ilk filmini sinemada izlemiştim, sanırım 2002 yılıdır yani Eskişehir'de islenmiş olma ihtimali yüksek. Sabah fellik fellik DVD'sini aradım ama bulamadım yoksa bu filmin DVD'si yokmuydu bende, soruya kesin bir cevap veremedim, hafızam sağolsun :) Neyse bende SUpremecy'yi izleyip Identitiy'yi sonra izlerim diye düşünmüştüm ki ed2k yerine torrent kullanmayı tercih etmemin faydasını gördüm. 700MB'lık dosya 3 saat içinde bitmişti. Ultimatum ise 2 saat içinde biterek torrent'in neden sevildiğini bir kez daha bana hatırlattı, 90-100k arası bir hızla filmi çekiyorum.

Doug Liman yönetimindeki film üçlemenin başlangıcını temsil ediyor ki yapımcıların filmin bu kadar çok tutacağını beklemediklerini düşünüyorum. Bütçesi 60 milyon dolar olan Identity açılış haftasında masrafının 1/3'ünü zaten çıkarmış ve toplamda da 121 milyon dolar hasılat elde ederek karlı bir yapım olmuş. Bir de filme başlamadan önce ilginç bir bilgi vereyim: Bu rol için teklif önce Bard Pitt'e götürülmüş ama o Spy Game için teklifi reddetmiş. spy Game de güel filmdir ama bir Bourne Identitiy değildir, bence yanlış tercih :) Brad Pitt'i Mr. & Mrs. Smith'de gördükten sonra bu rolde de başarılı olurdu derim ama Matt Damon'a rol yakışıyor bence.

Sinemada üçüncü filmi izleyeceksiniz ve ilk iki filmi izlemediniz, izlemeli misiniz? Bunun cevabı çok kişisel bence ama bana göre neler olup bittiğini anlamak için ilk iki film izlenmeli, ben filmi çok zevk alarak tekrardan izledim çünkü çok fazla şey hatırlamıyormuşum. Bourne neden bu hallere düştü bilmek için en azından ilk filmi biliyor olmak lazım.

İlk filmimiz 'Identitiy' yani çıkış noktamız kimlik, daha doğrusu kimliksizlik. Film açık denizde yüzen bir insan vücudu ile açılıyor ve onu bulan balıkçıların teknesi ile karaya çıkıp kim olduğu aramasını anlatıyor çünkü kahramanımız geçmişine dahil hiçbirşey hatırlamıyor. Bu arayış sırasında omuriliğinin yardımı ile zorda kaldığında dövüş, silah kullanımı, düğüm atma gibi konuları ise gayet güzel başarmakta. Karaya adım atıp Zürih'e ulaşması ile hemen aksiyona giriyoruz ve film bitene kadar da aksiyon pek azalmıyor. US Marines tarafından bina içinde kovalanmak, gerçek Mini ile heyecan oranı yüksek araç takip sahneleri, başka suikastçiler ile teke tek dövüşler, keskin nişancı peşinden koşmaca filmde bulabileceğiniz hareketli sahnelerden bazıları olmakta. Bu macerada güvenebileceği tek kişi ise elçilikte tanıştığı ve para karşılığı onu Paris'e götürerek olaylara dahil olan Marie (Franka Potente). Film kesinlikle görülmesi gereken olgun bir ajanlık/macera filmi. Ayakları yere basan, gerçekçi bir Bond filmi bile diyebiliriz :)

Filmde başka hangi tanıdık yüzler var? Çok sevdiğim Clive Owen sessiz ama etkili bir karakteri canlandırıyor. Julie Stiles'ı üçüncünün fragmanlarında gördüm ama ikincide oynuyor muydu hatırlamıyorum, birazdan göreceğiz :) Onun da Save The Last Dance filmini çok severim. Dans temalı olması ana neden yoksa film çok da özel birşey sunmayan gençlik filmi havasında.

Ben ikinci filme geçerken siz de izlemediysen ilk filmi izleyin ;)

Benim notum: 8/10
Body count: 8 (gayet düşük bir değer, bkz. Lat sau san taam (1992), body count: 230!)

6 Ekim 2007 Cumartesi

Kalifornia (1993)


Kimi filmler vardır, çok eski değillerdir, sağlam yönetmen ve oyuncu kadrosuna sahiptirler ama bir şekilde gözünüzden kaçmıştırlar. Dominic Sena (Gone In Sixty Seconds, Swordfish) yönetmindeki Kalifornia da kesinlikle o filmlerden biri. Tanıdığım insanlara sorsam filmi izledim diyen çıkmaz sanırım, hatta duydum diyen bile çıkacağını sanmıyorum.

Filmin bana göre en büyük özelliği Brad Pitt'in bugüne kadar gördüğüm saf kötülük içeren bir karakteri canlandırdığı tek film olması. Kötü adamdan bahsetmiyoruz burada, çok daha fazlası var :) Film zevkinizi kaçırıcı (gavur 'spoiler' der buna) şeyler olabileceği için detaya girmeyeceğim ama izleyen Brad Pitt takipçileri gerçekten daha önce görmedikleri bir karakterle karşılaşacaklar, bu garanti ;) Bu arada bayanlar merak etmeyin, 40 yaşında olsa da hala formda vücuduyla bir Brad Pitt göreceksiniz :D

Hikayeye gelelim isterseniz ama çok detaya girmeyeceğim. Brian seri katiller üzerine bir kitap yazmaktadır ama parasını peşin almış olmasına rağmen yazma konusunda ciddi sıkıntı çekmektedir. Sanat fotoğrafçısı olan sevgilisi Carrie de yaratıcılık sıkıntısı çekmekte ve Brian'ı California'ya götürmek üzere duygusal baskı kurmaktadır. Sonunda Brian pes eder ve yolda daha önceki seri katillerin çalışma yaptıkları alanlara da uğrayıp, Carrie'nin fotoğraflaması koşuluyla California'ya gitmeye karar verirler. Yol masraflarını paylaşak için de yol arkadaşı bulmak için ilan verirler ve bu sayede California'ya kadar onlara eşlik edecek Early ve Adele ile tanışmış olurlar. Yolculuk başlarda çok sorunlu olmasa da bir noktadan sonra ipler kopar ve aslında yanlarına aldıkları bu yolcuları hiç tanımadıklarını anlarlar ama artık çok geçtir.

Brad Pitt ve Juliette Lewis mükemmel oyunculuk sergiliyorlar. Juliet Lewis rolüne çok iyi adapte olmuş, Natural Born Killers da böyle saf bir karakteri canlandırmamıştı ama performansı bana o filmi hatırlattı. Pitt'e ise bence bu rol çok güzel oturmuş. Çocuksu ve iyi karakterlerini gördüğümüz için yadırgayabilirsiniz ama bence kötü adam olma olayını güzel benimsemiş ve ortaya çok inandırıcı bir karakter çıkmış. Özetle Brad Pitt'çiler mutlaka izlemeli, bu gruba girmeyenler ise görme fırsatı yakalarlarsa izlemeli.

Benim notum: 7.5/10

Filmden çıkarılacak dersler:
1- Hayat kısa yaşamaya bak :)
2- Dünya çok küçük her an herşeye hazırlıklı olmak lazım
3- Tanımadığınız insanlara güvenmeyin, otostopçu almayın falan gibi önlemler hayat kurtarıcı olabilir. Biliyorsunuz bu devirde iyi insanı öpüyorlar, çok da iyi olmamak lazım.

Kim kimdir:
Early (Brad Pitt), Adele (Juliette Lewis), Brian (David Duchovny), Carrie (Michelle Forbes)

Brad Pitt takipçisi olarak 1991-2007 arası filmlerinden çoğuna sahibim, eksik parçalar baya az ama bulunabilirlikleri de pek yüksek değil.

Elimizdeki filmleri:
  • Ocean's Thirteen (2007)
  • Babel (2006)
  • Mr. & Mrs. Smith (2005)
  • Ocean's Twelve (2004)
  • Troy (2004)
  • Confessions of a Dangerous Mind (2002)
  • Ocean's Eleven (2001)
  • Spy Game (2001)
  • The Mexican (2001)
  • Snatch. (2000)
  • Fight Club (1999)
  • Meet Joe Black (1998)
  • The Dark Side of the Sun (1997)
  • Seven Years in Tibet (1997)
  • Sleepers (1996)
  • Twelve Monkeys (1995)
  • Se7en (1995)
  • Legends of the Fall (1994)
  • Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles (1994)
  • True Romance (1993)
  • Kalifornia (1993)
  • A River Runs Through It (1992)
  • Contact (1992)
  • Thelma & Louise (1991)
Elimizde olmayan ve bulamadığımız filmleri:
  • Full Frontal (2002)
  • The Devil's Own (1997)
  • The Favor (1994)
  • Cool World (1992)
  • Johnny Suede (1991)

Ocean's 13 (2007)


Soderbergh'in yönettiği ve sanırım Ocean's serisinin de son filmi olan filmimiz, Danny Ocean ve tayfasının, çok sevdikleri Reuben'in Bank (Al Pacino) tarafından kazıklanmasının verdiği çöküntüyle kalp krizi geçirip yatağa düşmesi üzerine Bank'ten öç alma hikayaleri olarak özetlenebilir. Bu uğurda ikinci filmde kumarhanesini soydukları Benedict'ten (Andy Garcia) bile yardım alıyorlar ki çok ciddi olduklarını göresiniz :)

Film ilk filmle gayet paralel ilerliyor ama o filmlerdeki ince düşünülmüş detaylar bu sefer sanki biraz daha az. Arada çete daldım satılan fotoğraf makinam hakkımda, dağıldım o yüzden, nerede kalmıştım :) Ha diyordum ki hala aksiyon var, hala gülümseten anlar var ama ilk film kadar sarmıyor sanırım. Vegas'ın altında tünel kazarken kimsenin haberi olmaz hem! Tek o otelin mi temeli var sanki de tünel kazarak geniş geniş oraya varabiliyoruz gibi de soru işaretleri oluşturmasa kafamızda sanırım daha tatminkar bir deneyim olurdu.

Özetle bu kadar değerli oyuncuyu bir araya getirebilmek bile başlı başlına bir başarıdır diyebiliriz ve yönetmen koltuğunda Soderbergh olmasaydı muhtemelen bu da olamazdı. Hoşça zaman geçirmek için uygun bir film diyerek bitirelim.

Benim notum: 7/10
IMDB notu: 7.2/10

21 Eylül 2007 Cuma

Paths Of Glory / Zafer Yolları (1957)

Yönetmen: Stanley Kubrick

user posted image

1. Dünya Savaşı sırasında Almanya ile Fransa arasındaki cephede yoğun çatışmalara rağmen 2 yıldır pek fazla ilerleme sağlanamamış, iki tarafta eşitliği bozamamıştır. Bu cephede Fransa tarafının en önünde yer alan 701nci Piyade Alayı geçmişte gösterdiği başarılar nedeniyle oldukça tanınan bir alay olduğu için imkansız gibi görünen, Alman kuvvetlerinin elinde bulunan Ant Tepesini 48 saat içinde alma ve o günün akşamı destek gelene kadar elinde tutma görevini alan talihli alay olur. Film bu tepeyi alma mücadelesini değil, ordu içindeki subay ve asker sınıfları arasındaki uçurumu ve subayların terfi alabilmek için (yani yükselebilmek uğruna) nasıl acımasızca rütbesiz kabul edilen er ve erbaşları kurban etmelerini anlatıyor.

user posted image

86dk süren bu siyah/beyaz film girişinde o anki savaşın kısa bir özetini yaptıktan sonra 701nci alayın bağlı bulunduğu Gen. George Broulard’ın karargah olarak kullandığı lüks ve görkemli sarayda Gn. Paul Mireau tarafından ziyaret edilmesiyle açılıyor ve başlar başlamaz üst rütbeli subayların nasıl rahatlarına düşkün olduklarını ve söz konusu çıkarları olduğunda ne kadar çabuk fikirlerinin değişebileceğini gözler önüne seriyor. Ant Tepesini 48 saat içinde alma görevini ileten Gn.Paul’a, ilk başlarda bu görevin imkansız bir görev olduğunu söyleyen Gn. George, 8000 askerin hayatından sorumlu olduğunu ve askerlerinin onun için itibarından önemli olduğunu anlatırken, Gn.Paul biraz daha üsteleyip, argo tabirle gaz verince, Gen. Paul ‘Savaşçı ruhları kabardığında, bu adamların yapamayacağı hiçbir şey yoktur.’ diyerek aslında kendi itibarını daha da arttırmak için bu görevi kabul eder. Ancak bu görevi başaracak olan kendisi değil 701nci Piyade Alayı’nın askerleridir.

user posted image

701nci Piyade Alayı’na baktığımızda karşımıza çıkan sahne uzun süre savaşmaktan bitkin düşmüş, başarılarıyla ünlenmiş bir birlik ve başlarında da savaş öncesi sivil hayatında ceza avukatlığı mesleğini yerine getiren Alb.Dax (Kirk Douglas) vardrır. Alb. Dax askerleri tarafından sevilir ve saygı duyulur çünkü filmdeki subaylar içinde dürüst ve acımasız olmayan tek subay kendisidir. Alb.Dax’in karakter özelliklerinin bu şekilde olması, sivil hayattan gelmiş olması ve askerlik mesleğine meslek olarak değil, savaş gibi olağanüstü bir zamanda vatani bir görev olarak bakmasından kaynaklanmaktadır. Bunu meslek olarak yerine getiren subaylar, bir zaman sonra otoritenin ve sistemin işleyişine kendilerini kaptırarak karakterlerini de bu ortama göre şekillendirdiklerinden Alb.Dax olağandışı bir şekilde diğer subaylardan ayrılmaktadır. En önemli farkı ise içinde hala merhamet taşımasıdır.

user posted image

Film daha sonra Alb.Dax’ın görev emrini bizzat Gn. George’dan istemeye istemeye, askerlerinin başına başkasının geçmesini istemediği için kabul eder. Zaten bir asker olarak görevi, emirlere kayıtsız şartsız itaat etmektir. Amacı bu imkansız görevi en az asker kaybıyla yerine getirmektir. Hazırlıklar yapılır, zaten ölü doğmuş bir görev olan Ant Tepesi’nin alınması görevi başlar. İlk hücum eden bölüğü bizzat en önde komuta eden Alb.Dax, ilerlemenin ardından gelmesi gereken ikinci bölüğün gelmemesi üzerine tekrar sipere döner. Bölüğün binbaşısı ölmüştür ve siperden çıkan herkes çıkar çıkmaz Alman ateşiyle can vermektedir. Savaşı cephe karargahında dürbünüyle izleyen Gn. George bölüğün siperden çıkamamasına hiddetlenir ve topçu birliğine bu bölüğün bulunduğu yeri vurmalarını emreder. Topçu bölüğünün komutanı, elinde yazılı ve onun tarafından imzalı bir emir olmadan bunu yerine getiremeyeceğini söyler ama Gn. George emri 3 kere tekrar eder. Saldırı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

user posted image

Gn.George bizzat yönettiği görevdeki bu başarısızlığın kendi başarısızlığı olduğunu gizlemek için subayların genelde yaptığını yaparak suçu en düşük rütbelilere atar. Alaydan 100 askerin ‘düşman karşısında korkaklık’ suçuyla yargılanmasını ister. Alb. Dax bu buna karşı çıkar ve yaşanan tartışma ile sayı 3’e iner. Bundan sonraki sahnelerde bölüklerinden kurayla, bilinçli ve kasıtlı olarak seçilen erin, Alb.Dax’ın her türlü çabalarının sonuçsuz kalmasıyla, tarafsız ve adil olmayan bir askeri mahkeme tarafından idama mahkum edilmesi ve askerlerin bunu sorgulamalarıyla geçiyor. Alb. Dax’ın bu tutumundan rahatsız olan Gn.George, açık bir ifadeyle, bu işin ardından onun ipini çekeceğini söyler. Saldırı öncesi bol bol övdüğü AlbDax’ın hoşuna gitmeyen davranışı karşısında tam tersi bir tavır alan Gn.George, yalakalık yapmazsan tutunamazsın kuralını da tekrar göstermiş olur. Dax son bir şans olarak Gn.George’un kendi askerlerinin üzerine topçu ateşi açması emrettiğini Gn. Broulard’a anlatır(bu esnada, savaşta olmalarına rağmen oldukça görkemli bir balo vermektedirler). Bu son çaba da işe yaramaz ve 3 masum er Generalin hatasını örtbas etmek uğrunu, diğer askerlere ders olaması amacıyla kurşuna dizilerek idam edilirler.

user posted image

Ertesi gün Gn.Broulard, Gn.George ile yemek yerken çağırdığı Alb.Dax. içeri girer ve masaya oturur. Bu esnada Gn.George zafere ulaşmak için izlediği yolu çok güzel bir şekilde gözlerimizin önüne serdiği şu cümleyi söyler: “Albay, adamlarınız çok güzel öldü” Gn.Broulard, kendi askerleri üzerine top ateşi emrini verdiği için Gn.George’a hakkında inceleme başlatacağını söyler ve bu esnada söylediği şeyler de yaptıklarıyla çokça çelişir: “Günah keçisi seçildim demek.Tüm bu olaydaki tamamen masum tek kişi benim!” Gn.Broularda odayı terkedince, Alb.Dax’a tüm bunları Gn.George’un yerine geçmek için başından beri plandığını söyleyerek, onun görevini yani generalliği teklif eder. Alb.Dax birden şaşkına döner çünkü Gn.Broulard Dax’ın tüm bunları neden yaptığını anlayamayacak kadar kör ve subaydır. Dax bunu reddettiği gibi, orada generale de hakaret eder ama son sahnelerde gördüğümüz üzere ne tutuklanmış, ne de rütbesi elinden alınmıştır, zaten emir vermekle yetinen generaller yanında bizzat cephenin en önünde savaşan bir komutanı görevden almak mantıklı olmaz.

Filmin son sahnesinde savaştan bıkmış ve harap olmuş Fransız askerlerinin anlamadıkları, melodiden dolayı kulağa duygusal bir şarkı gibi gelen Almanca şarkı karşısında duygulanıp, gerçek yüzlerini yani insan olduklarını bize gösterirler ve yeni bir görev emriyle film sona erer.

Baya uzun yazdım ama yeni terhis olmuş bir yedek subay olarak film çok anlamlı geldi ve bizzat cephede savaşmamış olsam da kendimi Alb.Dax’ın yerine rahatça koyabildim. Film hakkında sorulara ve konuşmalara açığım ve izlemeyen herkese bu filmi tavsiye ediyorum. Az önce de imdb de oyumu kullandım ve 10 verdim, ama birşey dikkatimi çekti: tam 542 kişi filme 1 vermiş. Bu 542 kişinin ne kadar tarafsız olduğu tartışılır.

Son olarak filmin özetini yapmak gerekirse:

Filmde idam edilen 3 ere filmin başında bizzat Gn.George tarafından moral ve gaz verilmiştir ama, o 3 asker onun için piyondan öte bir anlam ifade etmemektedir, o erler zafere giden yolda sadece birer piyondurlar.

Filmin IMDB sayfası
Filmin çekimlerini esnasında çekilmiş fotoğraflar

Not: Filmin ekran görüntüleri Paths Of Glory 1957 Dvdrip Divx5-G Abitbol versiyonuna aittir. (DivX 5.0, 851Kbps, 544 x 400, MP3/110kbps/2Ch.)
Not2: divxplanet.com forumlarındaki 12 Ocak 2006, 03:11:47 tarihli inceleme yazımdır.